Birkaç yıl önce ekşi sözlük’te bir başlık görmüştüm: “tuvaletten çıkınca sıra bekleyene gülümsemek”. Bir yazar bu başlık altına “gereksiz eylem. bunu abartıp muhabbete çevirenler vardır iş yerinde…” demiş.

Eğer bu gülümseme size de gereksiz geliyorsa, sizin yerinize o salağın terfi etmiş olma nedeni bu.

Bizim toplumumuz aramızda konuştuğumuz kadar sıcak kanlı değil. Selamlaşmayı bilmeyiz. Tanımadığımız biriyle gözgöze geldiğimizde gülümseyerek selam vermek bir sululuk olarak algılanır. Ama o herif var ya terfi eden, o bundan kurtulmuş işte. Bunu anlamak lazım.

Siz çok çalışkan çok yetenekli biri olabilirsiniz. Çalıştığınız kuruma olağanüstü katkılarda bulunuyorsunuzdur muhtemelen. Birileri bunu siz gülümsemeden de görmeli diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak malesef insanlar müneccim değil.

Şimdi de “yaptığım iş ortada, bunu bilmeyecek ne var” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama işte bu iş öyle olmuyor. Yaptığınız işlerin görülmesi yetmez, hatırlanması lazım ama iş hatırlanmaz. Hatırlanacak olan iş değil sizsiniz.

Başarı bir hatıra değildir ama insan bir hatıradır. Kariyerinizde bir yerden bir yere gelebilmeniz elbette başarınızla alakalı ama bu yeterli değil. Aynı zamanda insani vasıflar (özellikler) de taşımanız gerekir. Biz her ne kadar Türkiye’de misafirperverliğimizden yakınlığımızdan sıcaklığımızdan dem vursak da (bunlara değinsek de) gerçekte pek öyle değiliz.

Malesef içimizde taşıdığımız bir yabanilik vardır. Bu yabaniliği iş yerine de taşırız. Bunun altında paranoyalarımız yatıyor. Küçükken anne babamızın hatta anneanne, babaanne ve dedelerimizin bizi korkutma biçimlerini bugün hala taşırız. Ne diyordu bize onlar? Tanımadığın insanlarla konuşma, biri şeker verirse yeme vs.

Onların korkusu bizim kaçırılmamızdı. Kaçırılır, kötü yola düşebilir, öldürülebilirdik. Böbrek hırsızlarının eline düşebilirdik. Sevgi dolu bir evde yetişmiş küçük bir çocuk sokağa çıktığında kötü adamları da evdeki gibi sıcak ve içten sanabilir bu doğru. Ama biz şimdi sokakta değil ofisteyiz. Evet, yan masadaki iş arkadaşımız arkamızdan bir çok iş çeviriyor olabilir, bu da çok yüksek ihtimal. Yine de bu durumlar hala bizim ofiste somurtarak gezmemizi gerektirmiyor. Gereken sıcak ve samimi ilişkileri kurmazsak sonunda kaybeden biz olacağız.

Bu sıcak ve samimi ilişkiye laubali olmak olarak anlayan, hatta “yavşaklık” gözüyle bakanlar olacaktır. O masum gülümseyişin altında bir boyun eğme hissi arıyor ya da bizzat öyle hissediyor olabilirsiniz. Bunların hepsi sizin uzak durmaya çalıştığınız iç dünyanızdaki örümceklerden kaynaklanıyor. Bu kadar büyütecek bir şey yok. Orası bir iş yeri, siz de kariyer merdiveninin basamaklarını çıkan bir profesyonelsiniz. Olay bundan ibaret. Bunun gereğini yapmazsanız yolda kalırsınız.

Ben niye gülümsüyorum ki o bana gülümsesin, o bana selam versin diyerek kendini düşünen, kendini önemli bir yere koyan biri olduğunuz hissine kapılıyorsunuz ya, bu sizin yeteri kadar bencil olmadığınızı anlatıyor. Yeteri kadar menfaatinizi düşünebilen biri olsanız böyle küçük konulara takılmazsınız. Orası ofis, orada sabahtan akşama kadar yapılması gereken işler var bir de insanlararası ilişkiler var. Siz bu ilişkilerde ya varsınız ya da yoksunuz. Bunun ortası pek mümkün olmuyor.

Şimdi bunları okuyunca “gülümseyerek dolaşın” diyorum zannedenler de olacaktır. O da yine sadece sizin zannetmeniz. Benim söylediğim ise yerine göre davranmanız gerektiği. Yeri geldiğinde masaya yumruğu vurmanız ama yarım saat sonra aynı masadan biri yanınıza bir iş için geldiğinde merhaba diyerek gülümsemeyle karşılayabilmeniz. Bunun dengesini kurabilirseniz hayatta çok yol alırsınız. Hayat somurtarak çekilmez. Her şeyden önce kendinize zindan edersiniz dünyayı.

Bütün bu söylediklerim aşk için de geçerli. Özel ilişkilerinizde de o çok işe yaradığını zannettiğiniz trip atmalar, aslında ilişkinizi içten oyan tahtakuruları gibidir. Çocukluğunuza dönüp size bu alışkanlığı aşılayan sahneleri hatırlayın ve kendinizi normalleştirmeye çalışın. Özel ilişkiler kısmında bu konu ayrıca işlenmeli ama o da artık bir başka yazının konusu olsun.