Liderlik son on yılın popüler kavramlarından biri. Kurumsal eğitimlerin içine liderlik sokmadan satamıyorsunuz :) Biz bir de madalyonun gerçek yüzüne bakalım. Eğitim dünyasında böyle şeyler telaffuz edilmez, sadece kapalı kapılar ardında, adını duymadığınız özel eğitimciler tarafından verilen eğitimlerde konuşulur, anlatılır.

Zaman zaman aklımıza takılır: Hükümetler, başbakanlar, bakanlar, parti liderleri, patronlar, takım kaptanları, şefler ve benzeri pozisyonlarda bulunan birçok insan yalan söyler ve doğru olmayan işler yapar.

Bu söz ve eylemlerin ne kadarı yalan olarak adlandırılabilir, ne kadarının yanlışlığına hükmedilebilir orası çok tartışmalı bir konu. Benim gündeme getirmek istediğim kısmı ise bu durumun toplum tarafından nasıl kabul gördüğüdür.

Birkaç bin yıl geriye gidelim, avcılık ve toplayıcılık zamanına geri dönelim. Amacımız karnımızı doyurmak ve etrafta dolaşan türlü çeşitli vahşi yaratığa yem olmamak. Böyle bir durumda et yiyebilenler ancak etraflarındaki hayvanları öldürebilenlerdir. Bu durumda bir başka canlının hayatına son verebilme cesaretini gösterecek birileri lazım. Yoksa et yiyemezsiniz. Bir başka canlıyı öldürmek ise kolay değil. Bu bahsettiğimiz hayvanlar insanın ayağına kadar gelip hadi beni kes de karnını doyur demiyor.

Günümüze dönelim.

Ülkemizin büyük tarihçilerinden İlber Ortaylı diyor ki: Dünyaca büyük liderlerin her yerde aynı şeyi söylediği ve aynı şeyi yaptığı görülmemiştir. Liderlik adına her yerde aynı şeyi yapmak ve aynı şeyi söylemek bir marifet değildir.

Örneğin Atatürk, Selanik’i, Batı Trakya’yı, Musul’u (eyalet olanı kastediyoruz, burada Musul dediğimizde Musul, Erbil, Kerkük anlaşılmalı) Türk topraklarına katmayı düşünmüştür. Ancak bunu uluslararası platformlarda dile getirmek yerine kendi kişisel notları arasına yazmış, okuduğu bazı kitapların sayfalarına not düşmüştür (“Ömrüm vefa ederse Musul’u geri alacağım”, “bir gün bizim olacak”).

Yani Atatürk gibi dünya çapında büyük bir lider dahi her şeyi her yerde söylememiş, her zaman tek bir doğru parçası üzerinden hareket etmemiştir.

Bunun nedeni hayatın yapısıdır. Hayat tek bir doğru üzerinde şekillenmiyor. Hayat çoklu doğruluk işidir. Birden fazla doğru vardır. Hatta yerine göre zamanına göre bile değil; aynı anda birden fazla doğru olabilir hayatta.

Hal böyle iken liderler yerine ve zamanına göre farklı davranabilen ve hatta aynı anda birden fazla doğruyu birbirlerine zıt olduğu halde uygulayabilen kişiler arasından çıkarlar.

Demokratik sistemlerde bu durumun değişmesi beklenir ama yine değişmez. Örneğin Cem Uzan gibi, Recep Tayyip Erdoğan gibi politik arenada çelişkileri olan, devlet tarafından suçlu bulunup cezalandırılmış kişilerin bugün siyasi yaşamda aktif olmaları bu durumun demokratik sistemlerde de değişmediğini bizlere açık seçik anlatır.

Recep Tayyip Erdoğan’ı şimdilik bir yana bırakalım çünkü devlet onu ticari yolsuzluk nedeniyle değil düşünceleri nedeniyle cezalandırdı. Biz konumuz açısından çok mühim bir örnek teşkil eden Cem Uzan’a dönelim.

Cem Uzan, uluslararası bir şirket olan Motorola’ya halk tabiriyle söylemek gerekirse “borç takmış”, İmar Bankası üzerinden haksız kazanç sağladığı söylenen ve mahkeme tarafından bu suçu sabitlenmiş bir iş adamı. Bu kişi siyasete atıldı ve Genç Parti’yi kurarak birçok yeni siyasi partinin hayal bile edemeyeceği kadar oy aldı. Bu durum ilginçtir ve Cem Uzan’ı bir lider olarak kabul etmek ve onu seçmek açısından değerlendirilmesi gereken bir şeydir.

Cem Uzan’a oy veren birçok seçmenin bu kişinin kanun karşısında suçlu bulunduğu faaliyetleri “yapabilmiş” olmasından etkilendiğini biliyorum. Birçok seçmen onun bunları yapabilmiş biri olmasından yola çıkarak “kendi için bunları yapan vatanı için neler yapmaz” diyerek Cem Uzan’a oy verdiler.

Bu safhada işin içine “kandırıkçılığı becerebilmek” gibi bir unsur giriyor. Halk için liderden beklenen bir özellik bu. Bu safhada ilk satırlarda verdiğim binlerce yıl öncesi örneğine dönelim. Halk burada et yiyebilmek için kendisi adına bir başka canlıyı kandırıp öldürebilecek lideri seçiyor. Bu benzetme çerçevesinde bunun günümüze uyarlaması şöyle yapılabilir; Türkiye’yi kendisini kandırmak isteyen düşman ülkelerden koruyacak ve onlara “kandırıkçılık yapabilecek”, tufaya düşürecek, pabuçlarını ters giydirebilecek bir lidere ihtiyaç var. Bütün hayatını dürüstlükle yaşamış biri bir ülkeyi yönetemez ve o ülkenin düşmanları karşısında, o ülkeyi tehdit eden unsurlar karşısında zaafa düşer. Halkın lider seçerken yürüttüğü akıl, mantık büyük ihtimalle budur.

Bu nedenledir ki kanuna ya da vicdana göre apaçık suç işleyen birçok “büyük adam” el üstünde tutulur ve etrafındakileri koruyup kollaması beklenir. O kişinin bunu “yapabilecek”, “becerebilecek” kişi olduğuna inanılır.

Bu liderin göreve gelebilmesi de zaten benzer mücadele süreçleriyle bezeli olduğundan lider genellikle milyonlarca sperm arasından birinci gelen sperm gibidir. Amaca giden yol boyunca birçok “katakulli” ile karşılaşmış, birçok rakip onun ayağını kaydırmaya çalışmıştır. Ancak lider bunların altından kalkabilmiş ve kendisi kayıp gitmek yerine diğerlerinin ayağını kaydırabilme becerisine sahip olduğunu kanıtlayarak liderlik koltuğuna oturmuştur. Hal böyle iken de bu kişinin üç beş yolsuzluk ya da kanunsuzluk nedeniyle koltuğunu terketmesini beklemek abesle iştigalden başka bir şey değildir. Hatta böyle bir beklenti içinde olmak sizi istenmeyen kişi yapar.