Kılıçdaroğlu’nun bugünkü gaflarından yola çıkarak (gaf demek hafif kalıyor) konu hakkında yapılan tartışmalara bakıyorum çok klasik bir durum var ortada. Konunun kendisi tartışılmıyor. Amaç haklı çıkmaktan ibaret. İki saniye haklı çıkmak yeter, üçüncü saniye Allah Kerim.

Bütün ilişkilerimizde böyleyiz. Bunu otomatiğe bağlamış gibi yapıyoruz. Bu düşünerek yapılan bir şey değil, bir refleks bu. Yapılması gerektiğine inanıldığı, kemikleştiği için yapılan bir şey. Yapmayanın rahatsız olduğu bir şey.

İnsanın bundan kurtulma yolu yok, onu peşinen söylemek zorundayım. Sadece belli bir azınlığın bundan kurtulma olasılığı var. Onun yolu da kendini durdurup aklı çalıştırmak. Beynin kusma halinden kurtulmak için onu durdurmak gerekiyor.

Dünya genelinde insan her şeyi başkalarından görerek yaşamaya alışmıştır. Nasıl üzülmesi nasıl kızması gerektiğini etrafına bakarak öğreniyor. Bu nedenle bu kadar birbirine benzeyen kızgınlık ve üzgünlükler görüyoruz. Olumlu hislerimizde de durum böyle. Belli bir formüle bağlı kalarak sevinmeli, belli bir formüle bağlı kalarak aşık olmalı, belli bir formüle bağlı kalarak heyecanlanmalıyız.

Bu da bizi robottan farksız yapıyor. Dünya insanları olarak enb önemli dertlerimizden biri bu. Bunu çözmenin peşinde olmalı her bir insan. Çünkü bunun toplumsal bir çözümü hiç bir zaman olmadı. Asla da olmayacak. Bunun çözümü herkesin kendi içinde. Benim de hayatta kendime biçtiğim rollerden biri bu açmazı çözme yolunda ne katkı sunabileceğime bakmak, mümkünse sunmak. Bir gün daha fazla zaman ayırabildiğimde evvela bir kaygıyla mücadele derneği kuracağım.