Kapitalist sistemin bize öğrettiği bir ayrım var. Bazı ürünler gerçek, diğerleri sahte. Örneğin üzerinde belli bir markanın adının bulunduğu ve bedel olarak hakettiğinden fazla para ödenerek alınan gömlekler gerçek, geriye kalanlar ise sanki gömlek değil.

Pazarlama ve reklam endüstrisinin bize öğrettiği bu ayrım cebimizdeki üç kuruşu paylaşabilmek için. Başka hiçbir şey için değil.

Sistem bu amaçla psikolojik bir rahatsızlık olan takıntı bozukluğunu kullanıyor. Diğer türlü iki gömlekten birinin gerçek diğerinin sahte olduğunu söylemek imkan dahilinde olamaz.

Bu konunun maalesef ürünlerde kalite aramakla bir ilgisi yok. Keşke öyle olsaydı. O zaman kalite ile övünürdük.

Birçok marka, sloganında bu yüzden “gerçek” kelimesini barındırır. İngilizcede benzer anlamlara gelen “authentic” gibi laflar da görürüz.

Markalar çoğunlukla açıkça yalan söylemektedirler. Bir ürün belli bir işlevi görüyor, belli bir kaliteyi sunuyorsa o ürün o üründür. Yani gerçektir, sahte falan değildir. Üzerinde Nike yazan bir eşofman da bir eşofmandır, üzerinde Mahmut yazan bir eşofman da eşofmandır.

Biri diğerinden daha kaliteli olabilir ama siz hiç son birkaç on yılın reklamlarında kaliteyi ön plana çıkararak kendini öven bir marka gördünüz mü?

Zamanla bir ürünün daha dayanıklı olduğunu iddia etmenin de modası geçti. Bunun nedeni de tüketici hakları mahkemeleri, reklam ve pazarlama sektörünün iyi niyeti değil.

Aynı tarlada yetişen iki domates düşünün. Nasıl biri gerçek biri sahte olabilir? Ya da nasıl olur da biri domatesken diğeri domates olmaz?

Elbette şimdiye kadar kullandığım her üründe kalitesini açık arayla takdir ettiğim ürünler oldu. Bu ürünlere baktığımda ise bunların hiç “kendi adlarını bağırmadıklarını” (elbette bu da bir reklamcılık) görüyorum.

Bu yazıda sahte kelimesini biraz çok kullandım diye aklınıza sahte markalar gelmesin. Bahsettiğim onlar değil. Ama dilerseniz onlar da bu kategoride yerlerini alabilirler. Yanlış da olmaz.

Bu arada biz zavallı insanlar birbirimize tüketim üzerinden değer vermeye çalıştığımız halde eninde sonunda beğendiklerimiz satın aldıklarımız olmuyor. Karizma adını verdiğimiz kavram bunlarla ölçülmüyor, hala ölçülmüyor. Zaten hiçbir zaman da ölçülmeyecek.

Birini seveceğimiz zaman (kolumuza takıp başkalarına göstermeye karar vereceğimiz zaman demedim) üstündekine başındakine bakmıyoruz (gözlerimiz oralara gitmiyor bile), o kişinin bize hissettirdiklerine bakıyoruz.

Özet: Marka kavramı zihnimize bir gerçeklik derecesi aşılamak için kullanılıyor. Yolda yürürken yerde gördüğümüz iki taştan biri gerçek, diğeri değil gibi bir noktaya geliyoruz.